Bu hafta sonu aşağıdaki iki kitabı okudum ve her ikisini de düşünsel anlamda pek ilgi çekici bulmadım. İki kitabın da farklı zayıflıkları var. Cheng-Chwee Kuik’in Theorizing Hedging: Explaining Shifts and Variations in Alignment Choices adlı çalışması, Uluslararası İlişkiler’de son yıllarda önemli bir yer edinmiş hedging kavramını derinleştirmeye ve genişletmeye çalışan, kavramsal olarak daha düzenli bir kitap. Fakat hedging kavramını açıklamak için kurduğu model hedging kavramını daha iyi ölçülebilir hale getirmiyor. Dahası, vaka karşılaştırmaları alternatif açıklamaları dışarıda bırakacak kadar sistematik işlenmemiş ve iç siyasi meşruiyet kavramı oldukça geniş kullanılmış. Jeremy Garlick’in Evolution in International Relations adlı kitabı ise çok iddialı bir kitap ve oldukça temel bir soru soruyor: İnsan davranışının evrimsel kökenleri, uluslararası siyasetin açıklanmasına ne ölçüde katkı sağlayabilir? Bu soru benim açımdan oldukça önemli çünkü kendi dünya modelim açısından evrim, insan davranışını anlamak için merkezî kavramlardan biri. Yine de Garlick’in kitabında insanlardan devletlere, primat topluluklarından modern uluslararası kurumlara ve biyolojik eğilimlerden dış politika kararlarına doğru yapılan analizler nedensel çıkarımlardan çok sezgisel çıkarımlar olarak kalmış. Bu nedenle iki kitap da bana göre pek tatmin edici değil.
Özetle, Kuik’in kitabı hedging kavramının teorik ve yöntemsel sınırlarını tam olarak çözemese de somut bir dış politika davranışını daha geniş hizalanma (alignment) tartışmasına yerleştirmeye çalışıyor. Garlick’in kitabı ise Uluslararası İlişkiler teorilerinin insan doğasını, duyguları, statü arayışını ve grup davranışını çoğu zaman ihmal ettiğini gösteriyor; fakat bu kavramları evrimsel bir açıklama içinde devlet davranışına bağlamak için gerekli çok düzeyli (multilevel) yöntemi yeterince geliştirmiyor.
Theorizing Hedging: Explaining Shifts and Variations in Alignment Choices
Kuik’in kitabı, hizalanma (alignment) literatüründe yer alan iki davranışı açıklayarak başlıyor: dengeleme (balancing) ve peşine takılma (bandwagoning). Neorealist kurama göre devletler, uluslararası sistemdeki güç dağılımı ve tehdit algıları doğrultusunda kendilerini korumaya çalışırlar. Sistemin görece öngörülebilir olduğu, hem ittifak devletlerinin hem de tehdit oluşturan devletin davranışlarının öngörülebilir kabul edildiği durumlarda devletler kendilerine tehdit oluşturan devlete karşı dengeleme kurmaya gider. Basitçe ifade etmek gerekirse dengeleme, yükselen veya tehdit oluşturan bir güce karşı başka devletlerle ittifak kurmayı, askerî kapasite geliştirmeyi ve tehdit olarak algılanan aktörün bölgesel ya da küresel etkisini sınırlamaya çalışmayı ifade eder. Diğer kavram ise peşine takılmadır. Bu hizalanma davranışı zayıf bir devletin güçlü ya da yükselen bir güce katılarak güvenlik, ekonomik kazanç, siyasi koruma veya statü elde etmeye çalışmasını ifade eder.
Bu iki kavram, Soğuk Savaş döneminde önemli ölçüde açıklayıcı olmuştur çünkü Soğuk Savaş döneminde uluslararası sistemdeki kutuplar devletler için gayet açıktı: Kutbun bir tarafında Amerika Birleşik Devletleri, diğer tarafında ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Birliği vardı. Uluslararası sistemin temel yapısı bu iki kutbun davranışları tarafından belirlendiği ve devletler hangi güvenlik mimarisinin içinde yer aldıklarını daha kolay tanımlayabildikleri için bu dönemde dengeleme ile peşine takılma arasında ayrım yapmak kolaydı. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ortaya çıkan çok kutuplu dünyada ise devletlerin dış politika tercihleri bu iki kategoriye daha zor sığmaya başladı. Elbette, burada mesele yalnızca dünyanın çok kutuplu hâle gelmesi değildir; büyük güçlerin ekonomik, askerî, diplomatik ve teknolojik etkilerinin farklı alanlarda farklı biçimlerde ortaya çıkmasıdır. Bir devlet bir aktöre güvenlik açısından yaklaşırken başka bir aktörle ekonomik ilişkilerini sürdürebilir, üçüncü bir aktörün girişimlerini destekleyebilir ve bütün bu ilişkiler içinde açık bir biçimde tek bir kampa bağlanmaktan kaçınabilir.
Kuik hedging kavramını ele alırken buradan başlıyor. Kitabın ana fikri şöyle: Uluslararası sistemdeki belirsizliğin yüksek, devletlerin güvenlik, refah ve siyasi özerklik bakımından kaybedecekleri şeylerin fazla olduğu durumlarda devletler - özellikle orta güç (middle power) olan devletler - “dengelemek” ya da “bir tarafa katılmak” gibi tek yönlü stratejiler yerine hedging’e yönelebilirler. Hedging, kararsızlık, pasif bir tarafsızlık veya kısa vadeli siyasi fırsatçılığı ifade etmez. Devletler, çok kutuplu dünyanın büyük güçleriyle belirli alanlarda işbirliği yaparken aynı zamanda bağımlılığı sınırlayarak ve gerektiğinde karşı hamleler üreterek manevra alanını korumaya çalışır.
Bu yaklaşım özellikle Güneydoğu Asya devletlerinin Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki rekabet karşısındaki politikalarını anlamak için kullanışlıdır. Güneydoğu Asya devletleri için bu davranışın tarihi kökenleri kolonyal döneme ve Soğuk Savaş’a kadar izlenebilir (Yao, 2026) Güneydoğu Asya bölgesindeki birçok devlet Çin’in ekonomik yükselişinden fayda sağlarken, Çin’in askerî ve jeopolitik etkisinin yükselişinden kaygı duymaktadır. Bu devletler aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ile güvenlik ve savunma ilişkilerini sürdürmekte fakat Washington’ın bölgedeki uzun vadeli bağlılığına güvenmemektedir. Günümüzde bölge devletlerinin davranışları incelendiğinde bu devletler bölgesel çok taraflı kurumlara katkı sağlıyor, büyük güçlerin güvenlik girişimlerini seçici biçimde destekliyor, bazı ekonomik projeleri kabul ederken bazılarını reddediyor ve çoğu zaman iki büyük güçten birine karşı açık bir cephe oluşturmaktan kaçınıyor. Bu davranışlar devletin tek bir stratejik kampa yerleştirildiği “dengeleme” veya “peşine takılma” mantığıyla açıklanamıyor.
Hedging Kavramı
Kitaptaki önemli varsayımlardan biri, devletlerin her zaman tek bir stratejik hedefi maksimize etmeye çalışmadığıdır. Bir devlet aynı anda güvenliğini maksimize etmek ister, ekonomik büyümeyi hedefler, siyasi özerkliğini korumak ister, ulusal egemenliği sağlamak ister, iç meşruiyetini pekiştirmek ister, uluslararası statüsünü korumak ister ve dış politika manevra alanını genişletmek ister. Bu amaçların hepsi aynı anda ve aynı yoğunlukta gerçekleştirilemez. Amerika Birleşik Devletleri’yle daha sıkı askerî ilişkiler kurmak ülke güvenliğine önemli ölçüde katkı sağlayabilir, bu ilişki aynı zamanda Çin’le ekonomik ilişkilerin zarar görmesine, Çin’in misillemesine veya devletin dış politikasında bağımsız hareket etme kapasitesinin daralmasına yol açabilir. Çin’den altyapı yatırımı almak ve ticari avantaj elde etmek kısa vadede ekonomik fayda sağlayabilir ama devlet için uzun vadede ekonomik bağımlılık, siyasi baskı ve stratejik kırılganlık yaratabilir. Hedging politikası/davranışı bu çelişkileri ortadan kaldırmadan devletin farklı riskleri aynı anda yönetmesini ve hiçbir seçeneğin maliyetini bütünüyle üstlenmemesine olanak tanır.
Bu açıdan bakıldığında devletler yalnızca “taraf tutan” veya “tarafsız kalan” aktörler değildir. Bir devlet bir güçle ekonomik alanda iş birliği yaparken, diğer bir güçle savunma işbirliği yapar. Birinci gücün belirli uygulamalarını eleştirebilir, ikinci gücün bazı girişimlerini reddedebilir ve buna rağmen her iki tarafla da diplomatik ilişkilerini sürdürür. Bu davranış çelişkili görülebilir ama hedging çerçevesinden bakıldığında devletlerin yapmaya çalıştığı şey belirsizlik altında risk azaltma çabasıdır.
Kuik, hedging kavramını oluşturan üç temel unsur olduğunu belirtir: İlk unsur aktif tarafsızlıktır. Buradaki tarafsızlık uluslararası siyasette devletin rekabet eden güçlerden birinin yanında bütünüyle yer almayı reddetmesi ve dış politika seçeneklerini açık tutması anlamına gelir. İkinci unsur kapsayıcı çeşitlendirmedir. Bu unsura göre devlet; ekonomik, diplomatik ve askerî ilişkilerini tek bir güç merkezine/kutba bağlamamaya çalışır. Üçüncü unsur uyarlanabilir karşı hamlelerdir. Devlet, bir aktörle işbirliği yaparken aynı aktörün kendisi üzerinde kurabileceği baskıyı sınırlandıracak önlemler geliştirir.
Bu çerçeve, hedging kavramını “çok taraflı ilişki sürdürme” politikasından farklılaştırmaya çalışıyor. Her ekonomik ilişki hedging anlamına gelmez. Aynı şekilde her tarafsızlık politikası da hedging yapmak demek değildir. Hedging’in ortaya çıkması için 1) belirsizlik, 2) yüksek çıkarlar ve 3) devletin farklı riskleri aynı anda yönetme isteği birlikte düşünülmelidir. Örneğin, bir devlet bir büyük güçle ekonomik ilişkiler kuruyor ve o gücün siyasi hedeflerini bütünüyle destekliyorsa bu durum kâr güdümlü bandwagoning’e daha yakın olabilir. Buna karşılık devlet aynı ekonomik ilişkiyi sürdürürken başka bir güçle güvenlik işbirliği yapıyor, ekonomik bağımlılığını sınırlıyor ve gerektiğinde ilk aktöre karşı diplomatik veya hukuki direnç gösteriyorsa bu davranışı hedging olarak sınıflandırmak mümkündür.
Yine de Kuik’in finansal riskten korunma analojisini stratejik etkileşime doğrudan taşıması açıklama belirli detayların kaybolmasına neden olur. Finans piyasalarında hareket eden aktörler belirli risklerin karşısına başka finansal araçlar koyarak gelecekteki kayıplarını azaltmaya çalışırlar. Devletler arasındaki ilişkilerde ise karşı taraflar birbirlerinin hamlelerine tepki verir, devletlerin tercihleri diğer aktörlerin tercihlerini şekillendirir ve alınan önlemler bazen yeni güvenlik ikilemlerine yol açar. Örneğin, Güneydoğu Asya’daki bir devlet Çin’in etkisini sınırlamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’yle askerî işbirliğini artırdığında Çin bunu tarafsız bir risk azaltma politikası olarak değil, kendisine karşı atılmış bir hamle olarak değerlendirebilir. Dolayısıyla hedging’in bir alandaki risk azaltıcı etkisi diğer alanda gerilime yol açabilir veya var olan gerilimi arttırabilir. Finansal hedge benzetmesi kavramı açıklamak için yararlıdır fakat devlet davranışının stratejik ve karşılıklı niteliğini tek başına açıklayamaz.
Kuik’in İki Düzeyli Modeli
Kuik’in şüphesiz ki en önemli katkısı teorik olarak hedging’i diğer davranış türlerinden ve dış politika yapımından ayırmak. Bunu takiben hedging’in ne zaman ortaya çıktığını, ne zaman sona erdiğini ve benzer sistemik koşullar altında bulunan devletlerin neden farklı yoğunluklarda hedging yaptığını da açıklamaya çalışıyor. Bunu açıklamak için iki düzeyli bir model kurar. Bağımsız değişken (independent variable) olan yapısal koşullar devletlerin ne zaman hedging’e yöneldiğini açıklarken, ara değişken (intervening variable) iç siyasi faktörler hedging’in nasıl ve hangi yoğunlukta uygulandığını açıklıyor.
2x2 matrisi ve yapısal koşullar
Kuik’in yapısal modelinde iki temel filtreleme bulunur:
Başlıca tehdidin ne ölçüde belirgin ve kesin olduğu.
Güvenilir bir başlıca koruyucunun veya müttefik desteğinin ne ölçüde mevcut olduğu.
Bu modelin yorumu şöyledir:
Bir devlet için tehdit oluşturan devlet(lerin) belirgin, koruyucu ittifak desteğinin de güvenilir olduğu ilk durumda dengeleme davranışı gerçekleşir. Devlet açık bir tehdit algılar ve bu tehdide karşı kendisini savunabilecek güvenilir bir devlet, ittifak veya koalisyon olduğunu düşünür. Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupa devletlerinin Sovyetler Birliği’ne karşı NATO içinde yer alması, Japonya ve Güney Kore’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle ittifaklarını sürdürmesi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Finlandiya ile İsveç’in NATO’ya katılması bu çerçevede açıklanabilir.
Bir devlet için tehdit oluşturan devlet(lerin) belirgin, koruyucu ittifak desteğinin belirsiz olduğu ikinci durumda güvenlik temelli peşine takılma ortaya çıkabilir. Devlet açık bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu varsayar ama bu tehdide karşı onu savunabilecek güvenilir bir müttefik yoktur. Böyle bir durumda tehdit yaratan güce çeşitli tavizler verilebilir, onun üstünlüğünü kabul edebilir ve özerkliğinden belirli ölçüde vazgeçerek güvenliğini sağlamaya çalışır. Mevcut koşullarda direnmenin maliyeti boyun eğmenin maliyetinden daha yüksektir.
Tehdidin düşük veya belirsiz, koruyucu ittifak desteğinin güvenilir olduğu üçüncü durumda kâr güdümlü peşine takılma beklenir. Devlet kendisini acil bir askerî tehdit altında görmez ve güçlü bir aktörün sunduğu ekonomik, siyasi veya diplomatik olanaklardan yararlanabileceğini düşünür. Bu aktörün yanında yer almak ekonomik büyüme, yatırım, altyapı, statü veya siyasi koruma sağlayabilir. Buradaki katılma davranışı doğrudan korkuya değil, fırsat beklentisine dayanır.
Hem tehdit oluşturan devletin hem de koruyucu ittifak desteğinin belirsiz olduğu dördüncü durumda hedging ortaya çıkar. Devlet yekpare bir tehdit algılamaz; farklı alanlarda farklı riskler olduğunu düşünür. Bir aktör ekonomik açıdan yararlı, askerî açıdan kaygı verici ve siyasi açıdan baskı kurma potansiyeline sahip olabilir. örneğin, Amerika Birleşik Devletleri güvenlik açısından destek sağlayabilir, fakat talepleri veya bölgedeki uzun vadeli bağlılığı konusunda belirsizlik yaratabilir. Çin ekonomik ortak, yatırım kaynağı ve ticari pazar olarak görülebilir; aynı zamanda denizcilik faaliyetleri, teknolojik bağımlılık veya bölgesel nüfuz bakımından tehdit olarak algılanabilir. Böyle bir ortamda herhangi bir güce tamamen bağlanmanın maliyeti oldukça yükselir.
Burada bahsedilen belirsizlik, ilişkilerin ve aktörlerin rollerinin değişkenliğiyle ilgilidir. Bugün koruyucu görünen bir müttefik yarın sağladığı desteği çekebilir. Ekonomik ortak olarak görülen bir aktör başka bir alanda tahakküm kurabilir. Büyük güçler kendi aralarındaki rekabeti yönetmek için küçük ortaklarının çıkarlarını ikinci plana atabilir. Devletler bir yandan terk edilme riskinden (abandonment), diğer yandan istemedikleri bir çatışmaya sürüklenmekten (entrapment) ve tek taraflı zorlamaya maruz kalmaktan kaygı duyabilirler. Kuik’in bu riskleri birlikte ele alması, hedging’in neden basit bir kararsızlık olmadığını göstermesi bakımından yararlıdır.
Modelin zayıf tarafı ise matristeki “yüksek” ve “düşük” kategorilerin nasıl ölçüleceğinin belirsizliğidir. Bir tehdidin ne zaman “açık ve mevcut” hâle geldiği, bir müttefikin ne zaman güvenilir kabul edileceği, bahse konu belirsizliğin hangi eşikten sonra hedging’i tetiklediği ve bu boyutların farklı aktörler arasında nasıl karşılaştırılacağı açıklanmaya muhtaçtır. Tehdit algısı askerî kapasiteyle mi ölçülecek, karar vericilerin söylemleriyle mi belirlenecek, savunma bütçeleri ve ittifak anlaşmaları gibi gözlemlenebilir göstergeler mi kullanılacak, yoksa devletin dış politika davranışı tehdit algısının dolaylı göstergesi olarak mı kabul edilecektir?
Bu soruları takiben üstüne düşünülmemiş bir döngüsellik sorunu da vardır. Devlet hedging yapmaktadır çünkü tehdit belirsizdir. Peki tehdidin belirsiz olduğunu nasıl anlarız? Devletin hedging yapmasından. Sorunu anlamışsınızdır diye düşünüyorum:
「Devlet neden hedging yapıyor? Tehditler belirsiz olduğu için.
Tehditlerin belirsiz olduğunu nasıl anlıyoruz? Devlet hedging yaptığı için.」
Bu sorunu aşmak için hedging kararından bağımsız tehdit indikatörlerine veya ölçümlerine ihtiyaç var. Aklıma gelen şeyler arasında karşı tarafın askerî kapasitesi, coğrafi yakınlığı, ekonomik bağımlılık düzeyi, diplomatik baskı araçları, ittifak taahhütlerinin güvenilirliği var ama bunlardan kitapta pek bahsedilmiyor. Aynı şekilde “koruma sağlayan müttefikin güvenilirliği” devletin sonradan verdiği kararlardan çıkarılmamalıdır. Bir ittifak antlaşmasının içeriği, askerî varlığın sürekliliği, geçmişteki taahhütlerin uygulanma düzeyi ve karar vericilerin müttefik desteğine ilişkin beklentileriyle ölçülmelidir/ölçülebilir.
Modelin nasıl işlediğini şöyle çizdim.
İç meşruiyet ve Dış politika
Kuik’in sistemik faktörleri, yani bağımsız değişkenleri, iç siyasetle (ara değişkenlerle) birleştirdiği noktada model daha ilginç hâle geliyor fakat aynı zamanda kavramsal olarak daha sorunlu bir hâl alıyor. Kuik’in temel yaklaşımı Neoklasik Realist teoride de tartışılan “devletler karar vermez, elitler karar verir” önermesiyle özetlenebilir. Devletlerin ulusal çıkar olarak belirlediği hedefler, aslında iktidardaki elitlerin iktidardaki pozisyonlarını korumak ve meşrulaştırmak için belirledikleri önceliklerdir. Bu bakış açısı genel olarak makul bulıyorum. Sonuçta dış politika tercihleri soyut, kara kutu bir “devlet” tarafından değil, belirli liderler ve kurumlar tarafından üretilir ve hayata geçirilir. Buradaki sorunlu kısım, ara değişken olarak gösterilen meşruiyet(tir).
Kuik meşruiyetin sağlanması için üç farklı yoldan bahseder - bu yollar zaten kavramların kendileridir:
Performansa (sonuç temelli) dayalı meşruiyet; ekonomik büyüme, istihdam, kalkınma, refah ve kamu hizmetleri üzerinden meşruiyetin pekiştirilmesini,
Prosedürel meşruiyet; seçimler, ideoloji, hukuki süreçler, anayasal düzen ve demokratik ya da devrimci normlar üzerinden meşruiyetin pekiştirilmesini,
Özelci (particularistic) veya kimlik temelli meşruiyet ise milliyetçilik, din, etnik kimlik, ulusal egemenlik ve tarihsel hafıza gibi unsurlar üzerinden meşruiyetin pekiştirilmesini ifade eder.
Kuik’in belirttiği gibi yönetici elitler genellikle bu yolların sadece birini kullanmaz, belirli dönemlerde bir meşruiyet kaynağı diğerlerinden daha önemli hâle gelebilir; bu durum da dış politika risklerinin nasıl yorumlandığını ve hangi maliyetlerin kabul edilebilir sayıldığını etkileyebilir.
Verilen Vietnam örneğinde kimlik ve milliyetçilik temelli, yani particularistic, meşruiyetin ön planda olduğunu görülür. Vietnam’ın Çin’le tarihsel çatışma deneyimleri, Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik sorunları ve Çin’in ulusal çıkarları tehdit ettiği algısı Hanoi’yi daha görünür ve maliyetli karşı koyma hamleleri gerçekleştirmeye yöneltmiştir. Vietnam, Çin’le ticari ve diplomatik ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan denizcilik faaliyetlerinde daha açık bir direnç gösterebilmekte, teknoloji altyapısı konusunda Çinli şirketlere daha ihtiyatlı yaklaşmakta ve Kuşak ve Yol girişimiyle ilişkilerinde daha seçici davranabilmektedir. Vietnam Komünist Partisi’nin Çin’e karşı zayıf ya da fazla tavizkâr görünmesi dış güvenlik sorunu olduğu kadar partinin devletin ulusal çıkarlarını koruma iddiasını zayıflatabilecek bir iç meşruiyet meselesidir.
Malezya örneğinde ise Kuik, çok etnikli ve çok dinli bir toplumda ekonomik büyüme, yatırım, istihdam ve kalkınmaya dayanan performansa dayalı meşruiyetin iktidar elitlerinin siyasal otoritesi açısından belirleyici olduğunu ve Çin kaynaklı altyapı ve yatırım projelerinin sunduğu kısa vadeli ekonomik kazanımlar nedeniyle Malezya’nın Çin’le ilişkili riskleri Vietnam’a kıyasla daha düşük düzeyde algıladığını savunur. Malezya Çin’in denizcilik alanındaki iddialarını bütünüyle kabul etmez, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanarak Çin’e diplomatik yollardan karşı çıkar. Bu karşı çıkış çoğu durumda göze batmayacak şekilde dolaylı ve taraflar arası gerginliğin tırmanmasını önleyecek biçimde gerçekleşir. Malezya’nın Çinli teknoloji şirketleriyle işbirliği yapması ve Kuşak ve Yol bağlantılı altyapı projelerine daha açık yaklaşması da bu bağlamda açıklanır.
Yukarıdaki iki karşılaştırmalı vaka kitabın “ağır hedging” ve “hafif hedging” ayrımını oluşturur. Ağır hedging yapan devletler karşılaştıkları riskleri daha geniş ve daha karanlık bir yelpazede görürler. Bu nedenle risk azaltıcı önlemlere daha fazla yatırım yaparlar ve güçlü aktöre karşı meydan okumaları daha görünürdür. Hafif (light) hedging yapan devletler ise risklerin bazılarını geri plana iter. Elde ettikleri ekonomik ve siyasi faydaları muhafaza etmek amacıyla daha düşük maliyetli ve daha az çatışmacı politika araçlarını tercih ederler.
Karşılaştırmalı okunduğunda Vietnam ile Malezya arasındaki farklar ağır hedging ve hafif hedging modelini destekliyor gibi görünüyor. Ben bu farkların yalnızca farklı meşruiyet yollarıyla açıklanabileceğini düşünmüyorum. Vietnam ile Malezya’daki rejimlerin yapıları, içlerindeki siyasi rekabet biçimleri, var olan bürokratik kurumları, sahip oldukları askeri kapasiteleri, Çin’le olan tarihsel ilişkileri, bulundukları coğrafi konumları, ekonomik bağımlılık düzeyleri ve kamuoylarının yapısı birbirinden oldukça farklı. Vietnam tek parti yönetimi altında siyasal meşruiyetini ulusal bağımsızlık ve devrimci tarih üzerinden inşa ederken, Malezya’da etnik çeşitlilik nedeniyle koalisyon siyasetinin, seçim rekabetinin, etnik dengelerin ve ekonomik performansın daha karmaşık roller oynayacağı düşünülebilir. Bu farklılıkların tamamını “kimlik temelli meşruiyet” ve “performansa dayalı meşruiyet” karşıtlığına indirgemeden farklı ara değişkenler düşünülebilir.
Kitapla ilgili diğer sorunum ise iç meşruiyet kavramının oldukça geniş kullanılması. Ekonomik performans, milliyetçilik, seçimler, kimlik, kamuoyu, siyasi elitler ve bürokratik çıkarlar aynı anda meşruiyet kavramının içine yerleştirildiğinde büyük bir kavram genişlemesi yaşanıyor. Bir hükûmetin Çin’den yatırım istemesinin gerçekten performansa dayalı meşruiyet ihtiyacından mı, iş çevrelerinin lobi faaliyetlerinden mi, bürokratik kurumların çıkarlarından mı, yoksa liderin ideolojik tercihinden mi kaynaklandığını tefrik etmek gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde meşruiyet kavramı, dış politika kararını etkileyen her unsuru içine alan geniş bir açıklama balonuna dönüşebilir.
Ayrıca, Vietnam’ın Malezya’dan daha ağır hedging yaptığı iddiası bazı örneklerle destekleniyor ama ağır ve hafif hedging’in nicel veya açıkça karşılaştırılabilir bir ölçeği bulunmuyor. Risk algısının yoğunluğu, risk azaltıcı önlemlerin maliyeti, karşı çıkışın görünürlüğü, savunma harcamaları, ekonomik fırsatlardan feragat etme düzeyi ve diplomatik söylemin sertliği farklı sonuçlar verebilir. Bir devlet ekonomik alanda ağır, güvenlik alanında hafif hedging yapabilir. Başka bir devlet güvenlik alanında yüksek maliyetli savunma yatırımlarına girişirken diplomatik olarak düşük profilli davranabilir. “Ağır hedger” veya “hafif hedger” etiketlerinin alanlar özelinde daha iyi tanımlanması gerektiğini düşünüyorum.
Hedging strateji mi, davranış mı?
Kuik, kitabın son bölümünde hedging’in her zaman kapsamlı ve iyi koordine edilmiş bir strateji olmadığını belirterek bu dış politika seçiminin belirsizliklerin ve çıkarların yüksek olduğu durumlarda ortaya çıkan, hayatta kalmayı ve riski azaltmayı hedefleyen bir yaklaşım olduğunu belirtiyor. Kısaca, bir devletin farklı aktörlerle aynı anda farklı yoğunlukta ilişkiler kurması bütün bu ilişkilerin baştan tasarlanmış yekpare bir stratejinin parçası olduğu anlamına gelmiyor.
Bu nedenle hedging’in niyet boyutu daha açık biçimde tartışılmalıdır. Nasıl mı? Bir devletin hedging yaptığını söylemek için o devletin gerçekten riskleri çeşitlendirmeyi amaçladığını mı göstermemiz gerekir veya birbirinden bağımsız dış politikaların sonuçta çeşitlendirilmiş bir hizalanma biçimi üretmesi yeterli midir? Eğer burada niyet gerekli önkoşul ise yönetici elitlerin, danışmanların, bürokratik belgelerin ve politika tartışmalarının incelenmesi gerekir. Bu da hedging’i strateji olarak sınıflandırmamıza olanak tanır. Mamafih, niyet gerekli önkoşul değilse hedging’i strateji değil, gözlemlenen davranış örüntüsü olarak adlandırmak daha tutarlı olabilir.
Kuik’in iki düzeyli modeli, yapısal koşullar ile iç siyaseti birlikte ele alarak önemli bir sentez kurmaya çalışıyor (belki de hedging kavramını derinleştirdiği en önemli yer burası); lâkin modelin bu iki düzey arasındaki nedensel ilişkileri yeterince açık biçimde kurduğunu düşünmüyorum.
Kuik’in yaklaşımında uluslararası sistemdeki belirsizlik, tehdidin niteliği ve koruyucu aktörlerin güvenilirliği devletleri belirli hizalanma seçenekleriyle karşı karşıya bırakırken, iç siyasi meşruiyet ihtiyaçları bu seçeneklerin nasıl yorumlanacağını ve hangi yoğunlukta uygulanacağını etkiliyor. Bu ayrım teorik açıdan anlaşılır olsa da ampirik düzeyde yapısal koşullar ile iç siyasi faktörleri birbirinden ayırmak oldukça zor. İç siyaseti doğrudan ara değişken olarak ele almak da oldukça zor çünkü tehdit algısı (bir başka ara değişken?), yalnızca büyük güçlerin maddi kapasitesinin veya davranışlarının doğrudan sonucu olarak ortaya çıkmaz; güvenlik bürokrasileri, istihbarat kurumları, siyasi partiler, medya, ekonomik aktörler ve liderlerin yorumları aracılığıyla oluşan bir siyasi süreçtir.
Mesela, Avustralya’da Çin’in nasıl ve ne ölçüde tehdit olarak tanımlandığı, sadece Çin’in davranışlarıyla açıklanamaz. Benzer sorun Malezya ve Vietnam karşılaştırmasında da ortaya çıkıyor. Malezya’nın Çin’le ilişkileri performansa dayalı meşruiyet ve ekonomik büyüme ihtiyacıyla ilişkili olabilir ama Çin yatırımlarının niteliği, ekonomik bağımlılık, kamu borcu, iş çevreleri, etnik ve koalisyon siyaseti, bürokratik tercihler ve denizcilik kapasitesi de dikkate alınmalıdır. Vietnam’ın Çin’e karşı daha sert politikası milliyetçi meşruiyetle bağlantılı olabilir; fakat coğrafi yakınlık, kara sınırı, tarihsel çatışmalar, Güney Çin Denizi’ndeki çıkarlar, askerî kapasite ve stratejik kültür de aynı açıklamaya dâhil edilmelidir. Bu nedenle iç siyasi meşruiyet önemli bir açıklayıcı mekanizma olabilir, fakat yapısal ve kurumsal faktörlerin yerine geçmemelidir. Bu yüzden meşruiyet yolu önemli bir ara değişken olabilir ama yetersiz. İç siyasi meşruiyet; devlet kapasitesi, rejim tipi, askerî kapasite, ekonomik bağımlılık, kamuoyu ve bürokratik siyasetle birlikte incelenmelidir.
Son olarak vaka seçimi konusunda da ihtiyatlı olmak gerektiğini düşünüyorum. Vietnam ve Malezya, hedging’in farklı yoğunluklarını göstermek için yerinde örnekler ama teoriyi doğrulamak üzere seçilmiş vakalar izlenimi (selection bias) veriyorlar. Eğer teori gerçekten yapısal belirsizlik ile iç meşruiyet arasındaki ilişkiyi inceleyerek hedging davranışını açıklamak istiyorsa, hedging yapmayan, bir tarafa açık biçimde bağlanan veya benzer yapısal koşullarda farklı bir hizalanma seçen vakaların da incelenmesi gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde model yalnızca seçilmiş örnekleri açıklayan, fakat alternatif açıklamaları neden dışladığını gösteremeyen bir çerçeve olarak kalıyor. Süreç izleme yöntemi (process tracing) kullanılacaksa yalnızca bürokratlarla yapılan görüşmeler veya dış politika belgelerinin sıralanması yeterli değildir. Karar alma sürecindeki aktörlerin gerçekten hangi alternatifleri değerlendirdiği, hangi maliyetleri tartıştığı ve hangi iç siyasi baskıların karar üzerinde etkili olduğu ortaya konulmalıdır diye düşünüyorum.
Genel olarak Theorizing Hedging, uluslararası ilişkilerde devlet hizalanmasını dengeleme ve peşine takılma ikiliğinin ötesinde düşünmek için okunması yararlı bir kitap. Uluslararası İlişkiler teorisi dersi almış öğrencilere öneririm. Hedging’i pasif bekleyiş veya diplomatik kararsızlık olarak kurgulamak yerine, uluslararası sistemdeki belirsizlik altında yürütülen aktif bir risk yönetimi biçimi olarak ele alması, kavramsal tartışmaya katkı sağlıyor. Yapısal koşullar ile iç siyasi meşruiyet ihtiyaçlarını bir araya getirmesi, devletlerin neden aynı dış koşullar altında farklı yoğunluklarda politika izlediğini açıklamaya yönelik makul bir başlangıç sunuyor. Vietnam ve Malezya karşılaştırması da bu modelin neyi açıklamak istediğini görünür kılıyor.
Evolution in International Relations
Bu kitabı okurken çok sıkıldım. Beni takip edenler bilir ki Evrim meselesi benim için sıradan, banal bir akademik konu değil. Ben evrimi insan davranışını, grup oluşumunu, işbirliğini, rekabeti, statü arayışını ve çatışmayı anlamak bakımından oldukça önemli buluyorum. Dünyaya ve insanlara dair doğru bir modele sahip olmak için evrimi modelinize yerleştirmeniz gerekiyor. Bu yüzden Garlick’in kitabını da belirli bir merakla okudum. Kitap evrimsel biyoloji, evrimsel psikoloji, nörobilim, arkeogenetik, karmaşıklık teorisi, kültür-gen ortak evrimi, insanın kendini evcilleştirmesi, dil, ahlak ve primat geçmişi gibi farklı literatürleri Uluslararası İlişkiler’le ilişkilendirmeye çalışıyor.. oldukça yetersiz bir şekilde.
Garlick’in temel eleştirisi şu: Uluslararası İlişkiler teorilerinin (Realizm, Liberalizm, Marksizm, İnşaacılık vb.) insan davranışını fazla rasyonel, çıkar hesaplayan ve kurumsal bağlamdan bağımsız bir aktör modeli üzerinden açıklama eğiliminde olduğu yönünde. Neorealizm devletleri güvenlik arayan birimler olarak ele alırken, neoliberal kurumsalcılık işbirliğinin kurumsal koşullarına odaklanıyor. Her iki yaklaşım da çoğu zaman insanların neden işbirliği yaptığı, neden grup üyelerine karşı daha fazla güven duyduğu, statü ve itibarın karar verme süreçlerini nasıl etkilediği, duyguların tehdit algısını nasıl biçimlendirdiği gibi soruları ikincil düzeyde bırakabiliyor. Garlick, buradaki boşluğu evrimsel insan davranışı üzerinden doldurmaya çalışıyor.
Bu eleştirinin haklılık payı, çoğuna da katılıyorum var. İnsanlar gerçekten yalnızca maliyet-fayda hesabı yapan aktörler değildir. Grup içi dayanışma, grup dışı tehdit algısı, karşılıklılık, itibar, statü, adalet duygusu, intikam, korku, öfke, onur ve aidiyet siyaseti uluslararası çatışmaların nedeni olabilir, bu çatışmaların boyutunu şekillendirebilir. Liderlerin kararları yalnızca maddi çıkarlarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Ayrıca Garlick, karmaşıklık (complexity) teorisinden yola çıkarak uluslararası siyasetin basit ve doğrusal nedenselliklerle açıklanamayacağını söylüyor, küçük değişiklikler beklenmedik sonuçlar üretebileceğini ekliyor. Aktörlerin aralarındaki etkileşimler yeni yapılar meydana getirebilir, kurumlar bir kez ortaya çıktıktan sonra kendi farklı şekillerde gelişebilir ve geçmişte alınan kararlar sonradan yapılacak seçimleri sınırlayabilir. Bahse konu “path dependence” ve “emergence”1 vurgusu, devlet davranışını yalnızca güç dağılımının mekanik bir sonucu olarak görmeyen yaklaşımlar açısından yararlı olabilir.
Buna rağmen kitap kavramsal açıdan zayıf. Bir Uluslararası İlişkiler öğrencisi için bazı bölümler oldukça derin ve ufuk açıcı görünüyor. Davranış bilimleri, evrimsel psikoloji veya biyoloji konusunda daha fazla bilgisi olan bir okur için ise tartışmaların önemli bir kısmı yüzeysel. Garlick birçok farklı literatürü bir araya getiriyor fakat bu literatürlerin kanıt standartları, örneklem türleri, ölçüm düzeyleri ve nedensel iddiaları birbirinden farklı. Bu farklılıklar yeterince ayrıştırılmadığında için Uluslararası İlişkilere nasıl bir katkı sağlayabilir? Bilmiyorum.
İnsanlardan Devletlere Geçiş Sorunu
Kitabın en temel problemi, bireysel ve toplumsal evrimsel açıklamalardan devlet davranışına geçişin çoğu zaman varsayıma dayanmasıdır. İnsanlarda grup içi işbirliğinin ve gruplar arası rekabetin evrimsel olarak ortaya çıkmış olması, modern devletlerin savaş, ittifak, ticaret veya diplomasi davranışlarını doğrudan açıklamaz. Primat topluluklarında (bkz: gorillalar, şempanzeler) hiyerarşinin bulunması, devletlerin uluslararası statü rekabetini açıklamak için tek başına yeterli değildir. Şempanzelerin grup dışı saldırganlık göstermesi, modern devletlerin dış politika kararlarının aynı mekanizma tarafından üretildiğini kanıtlamaz.
Günümüz devletleri basitçe insan topluluklarının bir araya geldiği dar yapılar değiller. Örneğin daha ilkel (bunu demeyi pek sevmiyorum) avcı toplayıcıları incelediğimizde (Pigme, Hadza vb.) günümüz devletlerinin ölçüsüne yaklaşacak kadar kompleks yapılara sahip değiller. Örneğin günümüzün küresel medyası, uluslararası normlar, devletlerin sahip olduğu kapasiteler, temsili demokrasiler, parlamentolar veya bürokrasiler. Bunlar primatlarda yok ama avcı toplayıcı olarak yaşan topluluklarda da aynı ölçekte yok. İnsanların evrimsel olarak sahip olduğu belirli eğilimlerin (bunlar reddedilemez) modern uluslararası davranışa dönüşebilmesi için bu yapıların nasıl çalıştığı gösterilmelidir.
Örneğin, günümüzde gerçekleşen devletler arası çatışmalar incelenirken var olan grup dışı tehdit algısının liderler tarafında nasıl algıladığı, bürokrasinin hangi istihbarat verilerini öne çıkardığı, medyanın tehdidi nasıl yaydığı, muhalefet partilerinin nasıl tepki verdiği ve toplumun hangi kesimlerinin bu politikadan çıkar sağladığı incelenmelidir.
Bu aracılık mekanizmaları kurulmadan “insanlar evrimsel olarak grup içi dayanışmaya yatkındır, devletler de bu yüzden rekabet eder” demek açıklayıcı olmaktan çok benzetme düzeyinde kalır. Bu sezgisel olarak doğru ama bir Uluslararası İlişkiler araştırması için oldukça yüzeysel çünkü modern devletler biyolojik organizmalar veya küçük ölçekli akraba grupları değildir. Günümüz devletleri; nüfus kayıtları tutan, vergi sistemleri geliştiren, hukuki normları üreten, profesyonel orduları olan, bürokratik hiyerarşilere sahip oldukça kompleks yapılardır. Bir devletin kararını veren liderin psikolojisi OLDUKÇA önemlidir fakat liderin kararları kurumlar tarafından farklı sınırlandırmalara tabidir, kurumlar da toplumsal ve uluslararası yapılar içinde faaliyet gösterir.
Şimdi, Garlick’in yaklaşımının doğrudan indirgemeci olduğunu söylemek istemiyorum, zaten kendisi de insan davranışının biyolojik ve evrimsel temellerini doğrudan “devletler böyledir” gibi bir iddiada bulunmuyor, daha çok Uluslararası İlişkiler teorilerinin insan doğasını dışarıda bırakmaması gerektiğini savunuyor. Fakat kitapta kurulan argümanların çoğu zaman bu iki düzey arasındaki ayrımı yeterince koruyamadığını düşünüyorum. İnsan düzeyindeki bir eğilim devlet düzeyinde ancak belirli kurumsal koşullarda etkili olabilir. Aynı evrimsel eğilim, farklı kurumlar ve farklı liderlik yapıları içinde farklı siyasi sonuçlar üretebilir.
Davranış genetiği?
Evrimsel bilimlerde kullanılan yöntemlerin insanları ve insan gruplarını öncelediğini biliyoruz fakat devletler insan grupları tarafından oluşturulsa da oldukça soyut varlıklar. Evrimden devlete davranışlarına doğru giden ilişkiyi hangi yöntemlerle inceleyeceğiz? Evrim/davranış bilimleri bu konuda kolay çıkarımlara sahip. Örneğin Davranış Genetiği alanında ikiz, evlat edinme ve aile çalışmaları çoğu zaman bir davranış özelliğindeki varyansın ne kadarının genetik farklılıklarla, ne kadarının çevresel farklılıklarla ilişkili olduğunu hesaplamaya çalışır. Bu karşılaştırma doğrudan insanlar üzerinden yapılır ve incelenen grupla ilgili önemli şeyler söyler.
Bu ayrım Uluslararası İlişkiler açısından kritik. Diyelim ki saldırganlık, risk alma veya otoriteye uyum davranışlarında belirli bir genetik katkı bulunduğu (heritability, yani kalıtım derecesi) gösterildi. Buradan bir devletin savaş politikası izleme eğilimine doğrudan geçemeyiz. Devlet davranışı bireysel özelliklerin toplamı değildir. Liderlerin genetik özellikleri, siyasi kariyer için seçilme süreçleri, bürokratik kurumlar, rejim yapısı, savaş teknolojileri ve uluslararası normlarla birleşerek farklı sonuçlar doğurur. Bir liderin risk alma (genetik) eğilimi yüksek olabilir ama parlamenter denetim, koalisyon hükümeti, askerî kapasite eksikliği veya uluslararası ittifak baskısı bu eğilimin dış politikaya yansımasını engelleyebilir. Başka bir lider benzer psikolojik eğilimlere sahip olsa da daha merkezî bir karar alma sistemi içinde çok daha saldırgan bir politika izleyebilir. Bu süreçlerin demokrasilerden otoriter yönetimlere kadar farklı şekillerde gerçekleşebileceğini de düşünmemiz gerekiyor.
Davranış genetiği ayrıca gen-çevre etkileşimi ve gen-çevre korelasyonu sorunlarını da beraberinde getirir. İnsanların sahip olduğu eğilimler çevre tarafından biçimlendirilir ama insanlar aynı zamanda insanlar kendi çevrelerini seçerler ve değiştirirler. Liderler, kariyerleri boyunca belirli bürokratik çevrelerde çalışır, belirli danışmanları seçer ve belirli medya ağlarıyla ilişki kurarlar. Bu durumda genetik eğilim, geniş çerçevede çevre* kavramıyla birlikte incelenmelidir.
Bütün bu kavramları devlet davranışına nasıl aktaracağız? Uluslararası İlişkiler’de liderlerin küçük, seçilmiş ve rastgele olmayan bir grup oluşturması büyük bir sorun. Davranış genetiği çalışmalarındaki genel örneklemler, liderlerden oluşan bir örnekleme benzemez. Devlet liderleri toplumdaki herkes gibi rastgele seçilmez; belirli sosyal sınıflardan, eğitim kurumlarından, askerî veya parti bürokrasilerinden, aile ağlarından ve siyasi kariyer kanallarından geçerek seçilirler. Parlamentoda ola vekiller zaten belirli kişilik özellikleri bakımından seçilim geçirmiş olabilir. Bu nedenle genel nüfusta gözlenen genetik-davranış ilişkisini liderler üzerinde doğrudan kullanmak sorunludur. Liderleri nasıl inceleyeceğiz? Kendilerine genom çapında tarama yapmamıza izin vereceklerini pek sanmıyorum..
Deneysel davranış bilimlerinin Uluslararası İlişkiler’e uyarlanması
Davranış bilimlerinin en büyük avantajı deneysel yöntemlere erişimin kolay olması. Davranış bilimlerinde kullanılan deneysel yöntemlerle Uluslararası İlişkiler’deki yüksek riskli kararları incelemek arasında da ciddi farklar bulunuyor. Laboratuvar deneyleri, insanların tehdit, adalet, güven, karşılıklılık veya grup üyeliği karşısındaki kısa vadeli tepkilerini ölçmek bakımından oldukça yararlı. Katılımcılara farklı grup üyelikleri verilebilir, ekonomik oyunlarda işbirliği davranışları gözlemlenebilir veya tehdit çerçevelerinin kararlar üzerindeki etkisi test edilebilir. Bu çalışmalar insan davranışlarının belirli bilişsel ve duygusal mekanizmalarını izole etmeye yardımcı olur.
Ancak, Uluslararası İlişikler alanında ve uluslararası ilişkilerde devletlerin davranışlarını inceleyebileceğimiz laboratuvar deneyleri yok. Tarih* bu işin laboratuvarı olabilir ama tarih de zaten gerçekleşmiş olaylara dayanır, yani manipüle edilemez. Liderler çoğu zaman belirsiz ve eksik bilgilerle, geri döndürülmesi zor kararlar çerçevesinde, uzun vadeli tehditlerle ve çok sayıda kurumsal kısıtla karar verirler. Kararın sonucunu yalnızca karar vericinin tercihi belirlemez; karşı tarafın tepkisi, müttefiklerin güvenilirliği, medya baskısı, ekonomik piyasalar, askerî bürokrasi ve kamuoyu da bu tercihlere etki eder. Deneyde birkaç dakika içinde verilen bir işbirliği veya rekabet kararı ile bir devletin aylarca süren kriz sürecinde savaşa girip girmeme kararı aynı davranış kategorisine yerleştirilemez.
Garlick’in Uluslararası İlişkiler teorilerine yönelik eleştirisi
Garlick’in anaakım neorealizm ve neoliberal kurumsalcılığa yönelik eleştirilerinin bir kısmına katılıyorum. Kabaca okunduğunda bu teoriler devletleri homojen, rasyonel ve kendi içinde tutarlı aktörler olarak ele alıyor. Teoriler, liderlerin kişisel algılarını, duygularını ve statü arayışını çoğunlukla dışlıyorlar.
Garlick’in anaakım Uluslararası İlişkiler teorilerine (realizm, inşaacılık, neoliberal kurumsalcılık vb.) yönelik eleştirilerine katılıyorum. Genel olarak bakıldığında bu teoriler insan davranışlarını önemli ölçüde etkileyen evrimi dışlıyor; fakat Uluslararası İlişkiler bu teorilerden ibaret değil. Davranışsal Uluslararası İlişkiler, dış politika analizi, lider algıları, duygular, grup kimliği ve bilişsel önyargılar üzerine uzun süredir çalışmalar yapılıyor (Duygular için aşağıdaki kitaba bakabilirsiniz). Özellikle duygu literatürü uluslararası ilişkilerin duygular çerçevesinde incelenmesini sağlayan yöntemler geliştirdi. Garlick’in katkısı, bu literatürleri evrimsel biyoloji ve insan davranışının daha uzun dönemli kökenleriyle ilişkilendirme girişiminde görünüyor. Fakat bunun özgün bir açıklama olabilmesi için evrimsel düzeydeki iddiaların mevcut psikolojik ve siyasal mekanizmaları nasıl etkilediğini göstermek gerekiyor.
Aksi hâlde evrimsel açıklama, zaten bilinen bir mekanizmanın daha uzak ve daha genel bir kökenden geldiğini anlatan basit hikayelere dönüşebilir. Örneğin liderlerin statü aradığı, grupların dış tehdit karşısında birleştiği veya insanların grup içi üyeleri kayırdığı zaten siyaset bilimi ve sosyal psikoloji literatüründe farklı biçimlerde inceleniyor. Bu davranışların evrimsel kökenlerini göstermek, mevcut açıklamayı otomatik olarak daha güçlü hâle getirir mi? Pek zannetmiyorum. Evrimsel açıklamanın katkısı, hangi koşullarda bu eğilimlerin ortaya çıktığını, hangi koşullarda bastırıldığını ve hangi kurumsal süreçler aracılığıyla uluslararası siyasete yansıdığını göstermesine bağlıdır.
Evrim Uluslararası İlişkiler’de kullanılabilir mi?
Bence kullanılabilir fakat kitabın önerdiği biçimde doğrudan modern devlet davranışı teorisi olarak değil. Evrimsel açıklamalar Uluslararası İlişkiler’e insan davranışının uzak veya temel düzeydeki koşullarını, belirli psikolojik eğilimleri ve grup davranışının tarihsel kökenlerini anlamak bakımından katkı sağlayabilir. Bununla birlikte evrimsel düzey, devlet davranışının doğrudan bağımsız değişkeni olarak kullanılamaz. Evrim insanların belirli davranışlara yatkınlığını açıklayabilir; bu yatkınlığın hangi liderler, kurumlar ve tarihsel koşullar altında dış politikaya dönüştüğünü ise siyaset bilimi açıklamak zorundadır.
Basitçe şunu demek istiyorum. Evrim üzerinden insanların herhangi bir sosyal ortamda (veya sosyal ilişkiler içerisinde) neden statü aradığını, grup içi & dışı ayrımı yaptığını anlayabiliriz. Bu davranışların devletleri nasıl etkilediğini ve devletlerin hangi davranışları sergilediğini açıklamak ise Siyaset Bilimi’nin konusu.
Bunu yapmak için de çok düzeyli araştırmalar düşünülebilir. Örneğin, Evrimsel düzeyde grup aidiyeti, karşılıklılık, tehdit algısı, statü arayışı ve koalisyon kurma gibi eğilimler incelenir. Bireysel düzeyde liderlerin kişilikleri, bilişsel önyargıları, duyguları ve risk algıları değerlendirilir. Örgütsel düzeyde bürokrasilerin, orduların, siyasi partilerin ve istihbarat kurumlarının bu eğilimleri nasıl filtrelediği ele alınır. Devlet düzeyinde rejim tipi, devlet kapasitesi, ekonomik yapı ve kamuoyu incelenir. Uluslararası düzeyde ise güç dağılımı, ittifaklar, normlar, ekonomik bağımlılık ve güvenlik ikilemleri dikkate alınır. Yine de bu tür bir yaklaşımda kullanılan evrimsel açıklama direkt “devlet savaşır çünkü insan doğası böyledir” demek yerine, “belirli bilişsel ve duygusal eğilimler, belirli kurumsal koşullarda tehdit algısının ve grup seferberliğinin artmasına katkı sağlayabilir” şeklinde menzili berlili, sınırlı iddialar kurar. Bu iddia hem daha ölçülü hem de daha test edilebilir olur. Fakat tekrar dediğim gibi bu düzeyler arası geçiş sanıldığı kadar kolay değil.
Uluslararası İlişkiler araştırmalarının kendi yöntemleri var. Devletler belirli bir uluslararası sistem içinde sosyalleşir; bir devletin kararı başka devletlerin davranışlarını değiştirir. Savaşlar nadir olaylardır, ülke-yıl verilerinde gözlemler birbirinden bağımsız değildir ve vaka sayısı birçok zaman sınırlıdır. Bu nedenle standart bireysel deney mantığını doğrudan devletler arası ilişkilere taşımak imkan dahilinde değildir.
Garlick’in kitabının temel problemi bu. Çok önemli bir soru sorduğunu ve çok önemli bir kavramı alanın içine dahil etmek istediğini düşünüyorum ama evrim kavramını alanda çalışılabilir soruya dönüştürmek oldukça zor. İnsan davranışının evrimsel temelleri ile devletlerin dış politika davranışları arasında güçlü bir teorik köprü kurmak gerekiyor (yapmaya çalışana kolaylıklar). Bu köprü kurulmadığında primat davranışı, insan psikolojisi, kültürel evrim ve devlet siyaseti arasında yalnızca benzerlikler sıralanmış oluyor. Benzerlik elbette başlangıç noktası olabilir fakat nedensellik değildir.
KAYNAKLAR
Görsellerini görüyorsunuz..
Kısaca: https://en.wikipedia.org/wiki/Path_dependence







